Her Ağaç Ölürken Bir Düş Görür

SİBEL ÖZ

Çok uzaklardan köpek sesleri geliyordu belli belirsiz. Gece, tüm renklerin ve seslerin üzerini örtmüştü. Usul usul hışırdatıyordu ağaçların yapraklarını rüzgâr. Gündüzki koşuşturma, telaş, bin türlü devinim yerini gecenin sessizliğine terk etmişti. Gece iyiydi. Yalnızdı. İki göz odalı evinde geceyi dinliyordu. Sobanın üstünde kaynayan çaydanlığın çıkardığı ses, evdeki tek canlılık belirtisiydi. Komodinin üzerinde, sapsarı bir buğday tarlasının ortasında küçük bir çocuk gülümsüyordu siyah beyaz fotoğraftan. O da zamansızdı. Ne geçmişte kalmış, ne de bugünde yaşıyordu, Ahmet Usta gibi... Kalktı, kendine bir bardak demli çay doldurdu. Çaydanlığı sobadan indirmedi. O tıngır mıngır ses hoşuna gidiyordu. Bir ses olsun da... Gözleri yine fotoğrafa kaydı. Sadece neşeli, gamsız bir sarı vardı bu resimde. Yaşamsa hiç böyle olmamıştı. Acıların grileştirdiği, morarttığı, kararttığı yüzler, bir sürü dağılmış suret geçti gözünün önünden. “Şu çocuk bu dünyaya mı ait şimdi?” diye düşündü. Dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. Cebinden abanoz bir tespih çıkardı. Önce kokladı, sonra yavaş yavaş çekmeye başladı. Sobanın üzerindeki çaydanlık, abanozun çıkardığı tok seslerin kendisine eşlik etmesinden memnun, daha bir hararetle kaynamaya devam etti. Gece iyiydi. Sessizdi... Sabah, kulağından bin türlü gürültüyü silkeleyerek uyandı. Soba soğumuş, çaydanlık ölmüştü. Dışarının tüm sesleri içeriye saldırmıştı. Cins bir horoz, durmamacasına meydan okuyordu miskin ailesine. Kadın sesleri, çocuk bağırtıları, tabak-çanak sesleri, hiç duracak gibi değildi. Aceleyle kendini yataktan attı. Tespih yere düştü. İçinden “Uyurken de çektim herhalde” diye kendisiyle alay etti. Yatağını düzeltir gibi yaptı, yüzünü bol suyla uyandırdı. Aynada kendine baktığında önleri hafifçe seyrelmiş, kır saçlı, sarı bıyıklı, kırk beş yaşlarında bir adam gördü. Eski bir ahbabına bakar gibi baktı kendine. Ayaküstü bir şeyler atıştırıp evden çıktı. Durağa nasıl geldiğini kendisi de bilemedi. Caddenin iki yanında sıralanmış, dalları-budakları yaralı ıhlamur ağaçları içini sızlattığından kafasını kaldırıp baktığı çok nadirdi. O, daha çok köklerine bakardı. O kalın, yıllanmış gövdelerinin içinde, köklerine doğru simsiyah, verimli bir toprak oluşmuştu. Ağaçlar ölmeye yüz tutmuş, içten içe toprağa dönüşmeye başlamışlardı şimdiden, Tozdan, isten, egzoz dumanından yapraklarının üzerini bir karış toz bürümüş, çoktandır nefes alamaz olmuşlardı. Ama içlerindeki toprak çok verimliydi. Birden kendisini de o ağaçlar gibi duyumsayıp irkildi. O kalın, kartlaşmış kabuğun içi boşalmış, toprak olmaya başlamıştı. Avucuna hohlayıp nefesini kokladı. Gerçekten toprak kokuyordu. “Biz de gidiciyiz artık” diye düşündü. “Yavaş yavaş toprağa dönüş...” Otobüse bindi, ıhlamur ağaçları hızla geriye kayıp görünmez oldular. İşe, okula gidenler hınca hınç doldurmuşlardı otobüsü. Burnunu, insanların üzerine yapışmış hayat kokuları doldurdu. Ter, parfüm, envai çeşit bulamacın ortasında kaldı. Biraz önceki düşüncelerinden sıyrıldı. Önünde oturan okullu talebe, sabahın bu erken saatlerinde insanın yakasını bırakmayan uykuya yenik düşmüştü. Yine de parmakları, kucağındaki klasörü sımsıkı tutmayı sürdürüyordu. Şoför, “İlerleyelim beyler!” diye bağırdıkça, yolcular arkaya doğru sıkışıyordu. Köylü kılıklı, iri yarı bir adam, geçerken Ahmet Usta’ya esaslı bir omuz attı. Adamın arkasından bakıp, “Aleykümselam hemşerim” dedi içinden. Sonra o da herkes gibi kendini derinlere çekip, suratını serbest bıraktı. Önünden geçip giden evlerin, yalıların arasından, başını cimrice uzatan boğazın mavi sularına dalıp gitti gözleri... Kulakları sağır eden bir gürültü vardı içeride. Torna tezgâhlarının altı diz boyu talaş olmuş, tezgâhların başlarında çalışanlar da neredeyse toza talaşa gömülmüşlerdi. Çekinerek içeri girdi Ahmet Usta. Öyle dalmışlardı ki çalışmaya, onu fark eden olmadı. Buram buram ağaç kokusu sardı her yanını. Sigara bağımlısı birinin yıllar sonra ilk kez sigara içmesi gibi başı döndü. Öyle alışkındı ki bu kokuya, öyle özlemişti ki... Boğazını temizleyerek, birinin yanına yaklaştı. “Kolay gelsin usta.” Adam Ahmet Usta’yı fark edince tornayı durdurdu. “Sağol hemşerim, buyur şöyle geç” diyerek ona az talaşlı bir yer gösterdi. Ahmet Usta kendi yaşlarında olan Usta’yı süzüyordu. Hafif sarışın, çakır gözlüydü, kendisininki gibi sarı bıyıkları vardı. Başına epey yıpranmış, eski el örmesi bir külah geçirmişti. Kirpiklerine kadar toz içinde kalmıştı. Karşılıklı oturdular. Adamın gözlerinde saf, sevecen bir ifade vardı. Elleri birkaç yerinden kesilmişti, kapanmış yaralar yine de belli oluyordu. İki tırnağı düşmüştü. “Sert, kemikli, nasırlaşmış eller... Ağaç kabuğuna benzemiş dokusu.” diye düşündü. Kendininkiler de öyleydi. Bir an önce söze girseydi... “Usta” dedi, “Ben şey için gelmiştim, sizin çırak aradığınızı söylediler.” Adam eliyle, on-on iki yaşlarındaki çırağı çağırdı, “Hasan kahveden iki çay kap gel, oğlum.” “Hemen usta” dedi, fırladı gitti çocuk. Ahmet Usta’ya döndü adam, “Doğru, çırak alacağız.Bir tek şuncağızla olmuyor. Senin çocuk mu var usta?Kaç yaşında, gelsin bir görelim, denesin bir hafta, olur inşallah...” Allahım ne desindi şimdi? O kadar utandı ki, sırtından ter boşandı. Sessizce önüne eğdi başını, Usta’nın yüzüne bakmadan, “Hayır, ben kendim girecektim.” Bu sözleri ne büyük sıkıntıyla söylediğini usta da anladı, ama olacak iş değildi. Küçük çırak, çaylarla birlikte dönmüştü bile. Ahmet Usta’nın çay içecek hali de yoktu ama, Usta’nın ısrarı üzerine almak zorunda kaldı. “Ben” dedi, duraksadı, “... dokuz yaşımdan beri tornacılık yapıyorum. Başka bir iş de gelmez zaten elimden...” “Usta anlamıyorsun, bize ortalığı temizleyecek, getir-götür işleri yapacak, az buçuk makinelerin bakımıyla ilgilenecek bir çırak lazım. Bunca yıllık torna ustası bu işlere nasıl koşar?” Ahmet Usta yavaş yavaş karşısındakine ısınmıştı. Adamın halden anlar bir hali vardı. “Niye olmasın” dedi, “hakkında ayet mi var?” Neşelenmişti, kahkahalarla gülüyordu. İçinde bulunduğu durumu komik bulduğu için mi gülüyordu, yoksa başka bir şey için mi, belli değildi. Ama böyle gülen birisini kim reddedebilirdi ki? Usta, “Allah Allah” diye söylenirken, diğerleri de şaşırmış, biraz önce pek sıkıntılı gözüken bu adamın böyle birden, neşeyle gülüşüne anlam verememişlerdi. Ahmet Usta etrafına baktı, torna tezgâhlarına, oluklu iskarpelaya, frezeye, duvarda asılı büyük tespihlere, merdanelere, kemençe burgularına, havanlara, yerde birbiri üstüne yığılı baba ayaklara, küpeştelere... Derin bir nefes aldı. Sabah olmak üzereydi, erkenden kalktı. Yeni okula başlayacak çocuklar gibi heyecanlıydı. Yıllardır hiç yenilemediği takımlarından birini çıkardı. Özenle ütüledi. Giyinirken bir de türkü tutturdu, “Ordu’nun dereleri aksa yukarı aksa...” Zaten söylediği tek türküydü bu. Eskilerini koyduğu dolaptan emektar bir gömlekle, pantolon, bir de el örmesi külahını çıkardı. Tozunu şöyle bir silkeleyip, hepsini iç içe gazeteye sardı. Sefertasına akşamdan kalma makarnayla, lahana çorbasından doldururken kendi kendine, “Hey gidi Ahmet Usta, heyy...” diye takıldı. Çıkmadan önce fotoğraftaki sarı saçlı çocuğu öptü, “Baban işine dönüyor oğlum,” dedi. Yine öğle sıcağında toza talaşa boğulmuşlardı. Kemal Usta on dakikada bir balgam çıkarmak için boğazını temizliyor, ama işinin başından ayrılmak istemediği için de tezgâhın altında biriken talaşların üstüne tükürüyordu. Gözünü şerit makinesinin üstündeki işten ayırmadan çırağı çağırdı. “Hasan, oğlum şu talaşları topla burdan.” Çocuk zaten en az yarım saattir dikildiği yerden ustasını izliyordu. Kaç defa talaşların içinde eline gelmişti lanet olası. İster istemez yüzünü ekşitti, başına gelecekleri bildiği için, ama ustasına bir şey diyemedi. Söylenene itiraz etmek, okkalı bir tokada davetiye çıkarmaktı. Çırakların dayaksız, tokatsız meslek öğrendikleri görülmemişti. Hasan da sık, sık “Kimbilir ustalarım ne çok dayak yemişlerdir. Ama sabredip mesleği ellerine almışlar sonunda. Sık dişini oğlum Hasan” der, ileride kendisi de usta olunca çıraklara nasıl günlerini göstereceğini kurardı kafasında. Düşünceler içinde talaşları toplarken, eline yapışkan bir şey geldi. Öyle midesi bulandı ki, bir öğürtüyle kendini tuvalet saydıkları yere zor attı. Ustası bıyık altından güldü. Yaklaşık yirmi beş yıldır kardeşi Şaban’la ortak çalışıyorlardı. Kemal Usta, Şaban’dan birkaç yaş daha büyük olmasına rağmen daha genç gösteriyordu. “Allah beeee!” diye bir nara attı Şaban Usta. “Baban da mı marangozdu beeee?” Hepsi “n’oldu?” dercesine o tarafa baktılar. Şaban Usta’nın ağzı kulaklarındaydı. İş saatinde abisi kan ter içinde sipariş yetiştirmeye çalışırken, o sabahtan beri bir tespihle uğraşıyordu. Kemal Usta sabah kendi kendine, “Hiçbir şey söylemeyeceğim, bu dangalak bakiym ne zamana kadar oyalanacak?” diye karar almıştı. O yüzden, hiç kafasını çevirip yüzüne bakmadı. Ahmet Usta da gülüyordu. Hasansa, ustalarının bu hallerine alışıktı. Şaban biraz tembel, kaytarmacıydı, dükkânda daha çok abisine güvenirdi. Yine de sanatçı yanının abisinden daha kuvvetli olduğunu söylerlerdi. İnce işlerle çok iyi başa çıkardı. Abanoz tespih çocuğun gözünü aldı. “Ben ne zaman böylesini yapabileceğim?” diye içi içini yiyordu. Şimdilik takımların uçlarını köreltir diye tezgâhlara yaklaşması yasaktı. Ama onun da zamanı gelecekti. “Usta, bir kere versene çekeyim.” dedi. Çocuğun hayran bakışlarını görünce, biraz da şişinerek verdi tespihi Şaban Usta. “Eee,” dedi, “Herkes böylesini yapamaz oğlum, iyi bak.” “Gerçekten de öyle usta, bana ne zaman öğreteceksin?” dedi çocuk. Şaban işi-mişi unutmuş, kendini üniversitede Ağaç Tornacılığı Ana Bilim Dalı Öğretim görevlisi ilan etmişçesine, “Bak oğlum Hasan,” dedi, “Unutma, en iyi tespih abanozdan, o olmazsa andıç ağacından yapılır. Bak abanoza rengi siyahtır, çok makbuldür. En iyi tespih hangi ağaçtan yapılırmış?” Çocuk, “bilmem..” diyerek omuz silkti. “En iyi tespih, bulunması zor olan ağaçtan yapılır.” Çırak, ardından tekrarladı. “Eski piyanoların tuşları da abanozdur.” “Deme yaa usta, o siyah tuşlar abanozdan mıdır?” diye atıldı çocuk. “Tam üstüne bastın, kaldır ayağını. Beyaz tuşlar neden yapılır?Fildişinden..” diye kendisi yanıtladı. “O ağacı hiç duymadım” dedi çocuk. “Ahh” dedi içinden, “... ben bu kaba işlerin, götürü işinin adamı değildim ya, neyse...” tezgâhına geçerken eliyle çocuğu çağırdı. hasanın iri gözleri daha da açılmış, ustasının ne yapacağını izliyordu. Şaban Usta, rengi kırmızıya çalan bir parça buldu duvara yaslanmış ağaçlar arasından. “Bu yöntemi sadece senin ustan biliyor ona göre. Benim yaptığım tespih, o uyduruk tespih makinelerinde çekilene benzemez ha!.. İyi izle şimdi.” dedikten sonra, ahşabı birer çubuk halinde keserek, tezgâhın küçük aynasına bağladı. Pratik bir şekilde tornasını yaptı. Hasanın gözleri, yılların alışkanlığıyla tezgâhın üzerinde gidip gelen o ellere dalıp gitmişti. Ustasının söylediklerini duymuyordu bile... Sadece kayıp giden, telaşsız, yumuşak kavislerle hareket eden o eller... Ustası çocuğun, hareketlerini kafasına yazdığından emin, devam etti. “... sonra oğlum, yaptın mı tornasını, tespihin boylarını pergelle ayarlayıp tahtanın üzerinde çizersin. Bak, bu iskarpelamı da ben yaptım. Bu eğeyle yuvarlatarak, önce deliklerini delersin, sonra iskarpelayla taneleri tek tek kesersin. İmamesini de aynı şekilde yapar, dizersin ipe. İşte böyle Hasan Çavuş... Şimdi mat olduğuna bakma, vurursun ceviz yağını, çektikçe parlar bu tespih...” Çocuğun ağzı açık kalmıştı, “Ben de yapabilir miyim dersin usta?” Ustası pek oralı olmadı, “Hele dur bakalım, senin daha kırk okka talaş tozu yutmam lazım!” Çocuk içinden isyan etti, yeteri kadar toz yutmuştu. Çaktırmadan, hırsla tükürdü yere, burnunu kolunun yenine sildi. Sonra da baktı, çok yaldızlanmış mı diye. “Üstünden salyangoz geçmiş der, dalga geçerler insanla. Sittin sene de unutmazlar artık, bu adamların gözünden hiçbir şey kaçmaz...” Kemal Usta en sonunda dayanamayıp, “Oğlum, saat kaç oldu, ne kadar iş yaptın, göster hadi! Dangalaklık yapıyorsun sabahtan beri, gözümün içine baka baka oyalanıyorsun.” diyerek üstüne yürüdü Şabanın. Abisini ustası gibi saydığından çekinirdi, az önce yaptığı tespihi gösterecek oldu fakat akıllılık edip vazgeçti. Süt dökmüş kedi gibi tezgâhına geçerken, sinirden kulaklarına kadar kızarmış abisini süzüyordu göz altından. “Kötü yaptım be!” dedi içinden. Ahmet Usta’yla göz göze geldiler o esnada. Ahmet Usta göz kırptı, o da gülümseyerek talaşların üstüne okkalı bir tükürük yuvarladı. “Tüh Allah kahretsin, elektrikler gitti. Olacak şey mi şimdi? Bu işin acilen yetişmesi lazımdı ya!” Öğle sıcağı iyice bastırdığından, gömleğini çıkarıp makinenin üzerine koydu Kemal Usta. “İşimiz talaşlı, kendimiz telaşlı, n’apacaksın?” diye de bir nükte savurdu silkelenirken. Hasan, ustasının sözüne çok güldü. Ustasının meşhur laflarından biriydi bu da... Kemal Usta tezgâha yaslanmış hayıflanıyordu hala. “Ula, bu adam yarım saat sonra gelir malları almaya. On beş gün önce verilmiş sipariş... Ne halt edicez şimdi?” Tam o esnada elektrikler geldi, makine çalışmaya başladı. Şerit makinesi ustanın gömleğini kapınca, büyük bir panik oldu. Kemal Usta makineden çıkardığı parçalanmış gömleği elinde, biraz önceki olayın şokunu hala üstünden atamamıştı. “Abi, şalteri kapatmayı nasıl unuttun yaa?” dedi Şaban. Sonra da çırağın kafasına bir şaplak atıp, “Gördün mü, en küçük kaza en az bir parmağa bedel, dikkat şart bu işte. Kafanın dalgın olmaması gerekir.” dedi. Kemal Usta çok bozulmuştu, baktı olacak gibi değil, Şaban esaslı bir nutuk çekmeye hazırlanıyor, önüne geçmeye çalıştı. “Tamam oğlum, unuttuk şalteri kapatmayı. “Dalgınlık-malgınlık, ne uzatıyorsun?Kes şu Cuma vaazını...” “Öyle deme abi, Süleyman’ın olayını unutmuşa benziyorsun.” “N’olmuş bu Süleyman’a?” dedi Ahmet Usta. “Süleyman bizim kardeşimiz gibiydi abi. Çok iyi bir çocuktu. Bir gün, dükkânı kapatıp düğüne yetişecek. Üzerini giyinmiş. Tam çıkacakken unuttuğu bir parçayı planya makinesine vurmak istemiş. Ağacı makinenin üzerinden geçirirken, kravatı dönen bıçaklara dolanıyor ve kafası müthiş bir hızla bıçaklara vuruyor. dükkânda kimse olmadığı için, planya makinesi saatlerce çalışıyor tabi. Süleyman’ı bulduklarında yüzü tanınmaz haldeydi...” Hepsinin yüzü gölgelendi. Yavaşça işlerinin başına döndüler. Şabansa çoktan pişman olmuştu bu olayı hatırlattığına... Ayın başı bayrama rastlıyordu. Kemal Usta, arife günü gelir-gideri çıkartmış, herkese parasını dağıtıyordu. Kardeşiyle çocukluklarından beri değişik yerlerde çalışmışlar, uzun zaman önce de ortak işlerini kurmuşlardı. Ne kazanırlarsa ikiye bölüyorlar, karınca kararınca birşeyler kazanıyorlardı. Çevrelerinde sevilen insanlar olduklarından, işsiz kaldıkları olmamıştı hiç. Ahmet Usta’nın yanına gitti. “Bu günlük yetti gayrı. Paydos etmeyecek misin, yarın bayram.” dedi. Çıkarttı, o ayki parasını koydu eline. Ahmet Usta şöyle bir baktı paraya, “Usta, n’aptın?Bu çok fazla! Siz çırak arıyordunuz ben de çırak diye girdim yanınıza. Emrivaki yaptım. Al bunu usta, al. Ben düşünmeliydim böyle anlayabileceğinizi...” diyerek paranın bir kısmını Kemal Usta’ya geri vermeye çalıştı. “Ahmet Usta, sen de gerçekten tuhaf adamsın. Yaa, koy paranı cebine. Sen bizimle eşitsin usta! Bizim çıkardığımız işten fazlasını çıkarıyorsun. Kendini şu çocukla bir mi tutacaksın?Yaa, ne adamsın!... Allah ne verdiyse, bize de sana da yeter...” Ahmet Usta başını önüne eğmiş, hala paraya bakıyordu. “Ben” dedi, “... sizi zorlamış gibi oldum... Çırak alacaktınız.” Sözünü kesti Kemal Usta. “Yav, sen ne laf anlamaz adamsın. Boş ver şimdi bunları. Bayramda ne yapıyorsun, onu söyle!” Ahmet Usta’nın üstüne yorgunluk çökmüştü sanki, olduğu yere oturdu, Kemal Usta da yanına... “Bayram mı?..” Acıyla gülümsedi. Dalıp gitti sonra. Kemal Usta anlam veremiyordu onun bu hallerine. Daha bir aydır yanlarındaydı Ahmet Usta, ama has insandı. Anlayışlı baba adamdı. Bir de o kadar sakin, o kadar ağırbaşlıydı ki onu gören bu adamın ağzından kırıcı bir söz çıkacağına hayatta ihtimal vermezdi. Ama ‘çınarın kurdu kendindendir’ O hala “bayram...” diye tekrarlıyordu kendi kendine... “Bayram!..” Neden sonra döndü, “Oğlumu ben öldürdüm” dedi. Kemal Usta’nın eli ayağı buz kesti. “Ne diyor bu adam böyle?” diye düşündü. “Usta, sen...” diyebildi sadece. “Doğru duydun. Ben!..” dedi Ahmet Usta. Sanki birden on yıl yaşlanmıştı, yüzündeki çizgiler derinleşmiş, gözlerine büyük bir acı gelip oturmuştu. “Korkunç acı çekiyor bu adam” diye geçirdi içinden Kemal Usta. “Yapmış olabilir miydi?” “Memlekette yaşıyorduk o zaman. Kendi dükkânım vardı. dedim ya, dokuz yaşımdan beri tornacılıktan başka iş bilmem. Aç kalmayacak kadar kazanıyorduk. Bir oğlum, bir kızım vardı... Nihat!..” Sözün burasında gözleri kıpkırmızı kesildi, boğazı düğümlendi. “Ben o zaman çok çektirdim hanıma, çocuklara..” Kemal Usta ne söyleyeceğini, ne yapacağını bilmeden hareketsiz dinliyordu. “Anlatsa biraz açılırdı..” “Cahillik usta, delilik, düşüncesizlik. Çocuk on altı yaşındaydı o zaman. Aslında anası çok okutmak istiyordu ama neyle okutacaksın? Ortaokuldan sonra yanıma aldım çocuğu, baba mesleğini sürdürsün oğlan istedim. Gençler pek rağbet etmiyor bizim işe, biliyorsun. Kaç defa kaçtı gitti, dayakla zorla yola getirmeye çalıştım. Ben de çok dayak yemiştim çocukluğumda. Öyle görmüşüz... O ara nikah şekerliği yapıyoruz çuval çuval. Nihat da sırtına vurup tepeden aşağı iskeleye beş dakikada yetiştiriyor. O gün vapuru kaçırıyor çocuk, çuvalı da iskelede bırakıp geliyor, çok ağır çuval, tekrar sırtına alıp yokuşu çıkmayı göze alamıyor. Geldi, “böyle böyle” dedi. “Çabuk o çuvalı al gel, yarın götürürsün.” dedim. Çocuk iskeleye geri gidiyor ki çuval ortada yok. Arıyor, dönüp dolaşıyor, yerinde yeller esiyor. Geldi, söyledi... Artık gözyaşları yanaklarından çenesine süzülüyordu Ahmet Usta’nın. Yıllarca içe akan gözyaşları artık onu dinlemez olmuş, boşanmıştı. “Çok kötü dövdüm çocuğu usta, çok kötü... Nihat’ım!...” Elleriyle yüzünü kapadı, sarsılarak ağladı bir süre. “Babasından nefret ederek, babasının ona zindan ettiği bir dünyadan çekti gitti sonunda. Suya attı kendini, cesedini iki gün sonra... Kıydım çocuğa, üç ay sonra da hanımı kaybettik..” “Kızın?” diye sordu Kemal Usta. “Kızın nerde şimdi?” “Memlekette. Beni gördüğünde kendini çok kötü hissediyordu. Fark ediyorum ki beni görmek onu da öldürüyor. Artık sadece acıları hatırlatıyordum herkese. On yıldır hiç görmedim onu. Tek başınayım, tam on yıl geçti. Ahmet Usta bu işte! Yarım insan. Hatta yarım bile değil...” Sonra Kemal Usta’nın yüzüne baktı. “Yıllardır kimseye anlatmadım, sen de anlatma..” diyebildi. İkisi de sustular. Tam o esnada Şaban telaşla içeri girdi. “Abi, abi!” “N’oldu oğlum, sırtına at sineği konmuş gibi koşturuyorsun yine.” “Abi, bizim Mustafa çatıya çıkmış. Koş, kendini atar bu deli!” “Şaban, kafa bulmanın sırası değil şimdi. Adamın asabını bozma yaa...” “Abi, ne kafa bulması?Çabuk diyorum sana, herkes toplanmış, yemin olsun yaa... Belediyeden gelmişler, kaçak çalışıyorlar diye takımlarını toplamaya başlamışlar bunların. Mustafa da takım çantasını almış, çatıya çıkmış. “Gelirseniz kendimi atarım” diyor. Hepsi telaşla çıktılar dükkândan. Mustafa’nın çalıştığı yer iki sokak ötedeydi. Büyük bir kalabalık toplanmıştı sokağın başında. Mustafa’nın dükkânı, dört katlı bir binanın bodrum katındaydı. Binanın çatısında, takım çantasını göğsüne sıkı sıkı bastırmış, bağırıyordu, “Yaklaşmayın, atarım kendimi!” Kemal Usta kalabalıktan zorlukla sıyrılarak polislerin yanına geldi. “Abi” dedi, “Yakın arkadaşımız olur, yanına gidersem ikna edebilirim” Polis şefi biraz düşündükten sonra yanındakine, “Tamam, çıksın.” dedi. Bir polisle birlikte binaya girmişlerdi ki, Ahmet Usta da koşarak onlara yetişti. Aceleyle merdivenleri çıktılar. Üç dört polis, Mustafa’yla konuşmaya çalışıyorlardı, aralarında epey mesafe vardı. “Mustafa, benim Kemal. hadi, herkesin yüreğini ağzına getirdin. Yeter artık, aşağı inelim!” diye seslendi Kemal Usta. “Abi, takımları almak istiyorlar. Ne istiyor bunlar bizden?Ne istiyorlar ekmeğimizden?” diye bağırmaya başladı Mustafa. Polis Kemal Usta’ya “Fazla üstüne gitme” anlamında kaşını kaldırdı. Birden Ahmet Usta’yı farkettiler.. Mustafa’ya yaklaşmaya çalışıyordu, “Kardeş, takımlarını kimse alamaz, biz yanındayız. O kadar çaresiz değiliz.” diye bağırdı. Mustafa, sesi çıkaramamıştı, “Sen kimsin?” “Ben senden biriyim, tornacı Ahmet Usta. Hadi koçum!” diyerek elini ona uzattı. Kemal Usta da yanına gelmişti. Mustafa’ya atılarak kolundan yakalayıp çekti. O sırada aşağıda toplanmış, çoğu esnaf kalabalığından bir alkış koptu. Mustafa tir tir titriyordu. Kemal Usta daha sıkıca sarıldı, kulağına, “Bunlar da geçer. Seni bırakmayız...” dedi. Polisler Mustafa’yı götürmek için geldiklerinde, takım çantasını Kemal Usta’ya verdi. Hiçbir şey söylemedi. Gözleri, demin ona seslenen adamı aradı, ortada yoktu. Her sabah, dükkânı Ahmet Usta açıyordu artık. Ondan sonra, henüz uykusunu alamamış yumuk gözleriyle Hasan gelir, diğerleri gelinceye kadar talaş yığınının üstünde uyuklardı çocukcağız. Şaban hepsinden sonra gelir, her seferinde neden geciktiğini öykülerdi, kimsenin inanmayacağını bile bile. O sabah da erkenden dükkânı açtı Ahmet Usta. Ortalığı şöyle bir toparladı. Siparişleri bir köşeye ayırdı, önceki günden kalan talaşı süpürdü. Yaşadığı felaketten sonra başını alıp İstanbul’a gelmiş, bir daha tornacılık yapmamaya yemin etmişti. Değişik işlerde çalışmış ama hiçbirinde tutunamamıştı. Tam on yıl ağaçları unutmaya çalışmıştı. Ama unutamadı, ellerine söz geçiremedi işte. O, tornacılığı bir meslek olarak görmüyordu. Ona göre, bu iş bir sanattı. İnsan sanatına küsebilir miydi?Yazar, yazmayı bırakabilir miydi?Ressam kafasından binlerce resim çizmez miydi her gün? O da direnmişti, ama buraya kadar. Abileri, babası, babasının babası hep ağaçtan çıkarmamışlar mıydı ekmek paralarını? “Ağaç, insanı terbiye eder” derdi babası. “Ağaçla uğraşan insan sabırlı olmalı, kanaatkar olmalı, bir de yaptığı işi önce kendisi beğenmeli.” Bu insanlar başka bir işle uğraşmayı akıllarından geçirmezlerdi, çünkü çekirdekten yetişir, çocukluklarından beri, “Bu benim sanatım” gözüyle bakarlardı. Aralarında sinirli, azla yetinmeyen, hırslı insanlara fazla rastlanmazdı. Ağaçları istifledikleri yere gitti. Burası her zaman karanlık olurdu. Ağaçlara dokundu. Ağaçların cinslerini, ağırlıklarından, parmaklıklarıyla dokunduklarında kabuklarındaki pürüzlerden hemen tanırdı. Ağacın rengi, kabuğu, deseninden çıkardı hangisi olduğunu. Kirliyse kabuğu rendelendiğinde anlaşılırdı. Ağır bir ağaç alıp dışarı çıktı. Ceviz ağacıydı bu. Ceviz bereketli ağaçtı, sağlamdı. Evladiyelik mobilyalar için birebirdi. Harelerine baktı. Binlerce ağaç vardı. Hiçbiri birbirine benzemezdi, tıpkı insanlar gibi... Kimi ağaç desenliydi. Kimi ağaç, maun gibi, yanar dönerdi, bir taraftan bakınca rengi farklı, diğer taraftan bakınca sedef gibi parlardı. Kimi ağaç, kesildiğinde üzülmüş gibi renk değiştirirdi. Bir de türlü rivayetler anlatılırdı ağaçlar hakkında. Dediklerine göre ceviz ağacı, senenin bir ayında önünden geçenlerin fotoğraflarını çekermiş, bu yüzden kesildiğinde hayvan figürleri çıkarmış içinden... Kimi ağaç, tik ağacı gibi, kesince hapşırtır, kimi ağacı talaşı duvara asılırdı güzel koksun diye. Patok ağacının talaşı kıpkırmızıydı mesela, abanoz ağacının talaşıysa simsiyah... “Defne ağacını işlediğimizde sanki atölyeye esans dökülmüş gibi kokardı. Hey yavrum hey...” diye düşündü. Derin bir iç geçirdi. Yıllar öncesine gitti yine. “Eskiden hep elde yapardık, zorluklarla. İstanbul’dan gelenler olmuştu, benim aletlere, takımlara bakıp gülmüşlerdi, “Bunlar hala duruyor mu?” diye. Sonra makineler çıktı hızla.” Elindeki ağaca baktı, “Makineler bizim ustaların sanatlarını aldı ellerinden.” diye düşündü. Önceki gece bir rüya görmüştü. Rüyasında ıssız bir kumsaldaydı. Gecenin o saatinde tek başına yürüyordu. İçini ürpertiyle dolduruyordu dalgaların sesi. Sonra yürürken, ayağına bir şeyler takıldı, tekne parçalarına benziyordu bunlar. Kırık direkler, güverte parçaları kumlara gömülmüş, ayaklarına dolanıyordu. eğilip, kumların arasından bir ağaç parçası aldı. Bir türlü seçemedi neye benzediğini. Parmaklarıyla dokundu, kestane ağacı olduğunu anladı. deniz kokuyordu. “Asırlık bir kestane ağacıdır bu!” diye öyle bir sevinçle koştu ki... Sonra kendisini eski atelyesinde gördü. Ağaca bir türlü biçim veremiyor, işleyemiyordu. O güzelim asırlık ağaç ellerinde dağılıp gidiyor, ufalanıp kuma dönüşüyordu. Sonra bir an Nihat’ı gördü. Hemen sonra sulara gömüldü çocuk... Başını ellerinin arasına aldı. “Uzun zamandır kimseye anlatmamıştım, o yüzden oluyor herhalde.” diye düşündü. Yıllarca karabasanlar görmüştü uykularında, azap içinde kalmıştı. Sonra zamanın tozu, anıların üzerini örtmüş, yine can yaksa da silikleşip kalıcı bir ağrıya dönüşmüştü. İlk zamanlar duyduğu o keskin acı, geri kalan yaşamına bölüştürülmüştü artık. “Rüyada da olsa Nihat’ımı görmek güzel...” diye düşündü, içi sızladı. Evi, otobüsten inince yirmi dakikalık mesafedeydi. Bazen kendini çok yorgun hissettiğinde, o hatta çalışan minibüslere biniyordu. Ama nedense o akşam yürümeyi tercih etti. Büyük şehrin köylerinden birinde yaşıyordu. Mecazen değil, gerçek bir köye benziyordu yaşadığı yer. İnsanlar hâlâ hayvan besleyip, bahçe yapıyorlardı. Bir nevi köylerini yaşıyorlardı inatla. Bir teselliydi belki. Tepelerin eteklerini dolanan yolun iki yanında ekili tarlalar uzanıyordu. Aşağıya bakınca, biraz ileride eskiden yazlık sinema olarak kullanılan kır gazinosunu gördü. Taş masaların etrafında kırık banklar vardı, yanında kurbağalı, yeşil bir dere akıyordu. Garip bir şekilde terkedilmişti buralar. Yeni sahipleri yoksullar, çocuklar ve işi-gücü olmayanlardı. İnsanlar, çok uzak da olsa, başka yerlere gitmeyi tercih ediyorlardı. Yaz akşamları sokaklar, nereye aktığı belli olmayan insan kalabalıklarının yalancı göçlerini izliyordu kayıtsız gözlerle. Hâlâ at arabaları vardı buralarda. Yollarda, güneşin iyice pişirdiği tezek öneklerine rastlıyordu insan. Çocukluğunda yaptığı gibi, sefertasının poşetini çıkarıp, tezekleri doldurdu içine. “Meyve ağaçlarının kökünü açıp, tezekleri kırdıktan sonra, vereceksin suyu. Memlekette şerbet derlerdi buna, ağaçlar ne coşardı be.” diye geçirdi içinden. Pek çok alışkanlığını geride bırakmıştı, bu büyük köy insanları yutuyor, tepeden tırnağa değiştiriyordu. Ama bahçeyle uğraşmaktan vazgeçmemişti hiç. Yoksa nasıl yaşardı insan?Daha evine varmadan neşeli ve azgın bahçesi yemyeşil karşılardı onu. Belki de hayatta tek gurur duyduğu şey buydu. Yaşadığı her yerde, küçük, yeşil bir adası olmuştu hep. Nefes alacak bir adası... Evinin olduğu sokağa vardığında bir sürü çocuk top oynuyordu sokakta. Neşeli yüzleri tozdan görülmez olmuş, havanın kararmış olmasına aldırmadan, devam ediyorlardı mesaiye. Kulaklarında, birazdan ha seslendi ha seslenecek olan annelerinin hayali sesi... Bahçe kapısını açtı, tam gireceği sırada tek katlı evinin önündeki asmanın altında oturmuş genç kadın çarptı gözüne. Kadın yavaşça ayağa kalktı. Ahmet Usta gözlerine inanamadı önce, rüya gördüğünü sandı. Yıllardır görmediği kızıydı karşısındaki. Kollarını açtı, hasretle kucaklaştılar. İkisi de gözyaşlarına boğulmuşlardı. Öyle ne kadar kaldıklarını bilemediler. Yılların damıttığı anılar, acılar, özlem ve sevinç birbirine karıştı. Oturdular. “Böyle midir hayatın sonu?Derin bir iç çekiş gibi midir?..” diye düşündü. Yıllarca hayalinde ellerini tuttuğu, bağrına bastığı kızı yanında oturuyordu işte. Yaşamın sunduğu bir lütuftu bu. Kızının hüzünlü yüzüne, yumuşak ela gözlerine baktı. İçinden, düşlerindeki kutsal ormanlara, koca meşelere bunca yılın gölgeli yalnızlığında kendisine eşlik ettikleri için teşekkür etti. Artık güneşli çayırlarda, çiçek tarlalarında yürümek istiyordu. “Baba benimle gel. Bunca yıl kaçman yetti artık. Bize dön, birlikte yaşayalım.” dedi kızı. Bıçak gibi bir “Hayır” yanıtı çıkacak diye babasının ağzından, endişe doluydu. Ahmet Usta gülümsedi, “Gel, sana küçük bahçemi göstereyim” dedi. Yüreğinde ışıklı bir şeyler geziniyordu, acıların arasında. Elinden tuttu kızının. “Bundan kelli kurdu zarar veremez koca çınara nasılsa...” dedi…

 

 

Referanslarımızdan Bazıları

ÖZ AHŞAP ÖZ AHŞAP ÖZ AHŞAP